Yıl 1933...
180 bin TL kuruluş sermayesi, yedi pilot, sekiz makinist, sekiz memur ve bir de telsizci olmak üzere toplam 24 personel..
2 adet King Bird (5 koltuklu), 2 adet Junkers F-13 (4 koltuklu) ve 1 adet ATH-9 (10 koltuklu) olmak üzere toplam 19 yolcu kapasiteli 5 uçak...
Bu rakamlar, Hava Yolları Devlet İşletmesi’nin ilk kuruluş günlerine ait. Yani bugün gerçekten de bir dünya markası olan THY’nin ilk kuruluş adımları atılıyor.
Aradan geçen 83 yıl sonrasında, bugün geldiğimiz noktada ise; THY 4 binin üzerinde pilot ve 9 bin kişiye yaklaşan kabin memurları ile birlikte (iştirakler dâhil) 47 bin kişiye yaklaşan toplam personeli, 2015 yılsonu itibariyle 61,2 Milyon yolcu taşıyabilme başarısı gösteren (yolcu ve kargo dâhil) toplam 299 uçaktan oluşan filosu ile dünyanın önde gelen havayolu şirketi olmuş. Hatta geniş uçuş ağı sayesinde 113 ülkede 280 farklı noktaya uçuş gerçekleştiren, Dünyanın tek havayolu.
İlk kuruluş günlerinden bugüne kadar yaşananları, yenilikleri, başarıları farklı kaynaklardan tüm detayı ile öğrenebilmek mümkün. Bu yazıda bu detaya daha fazla girmeyeceğiz.
Konunun bizi ilgilendiren tarafı, havacılık sektöründeki bir şirketin nasıl olur da bu denli sürdürebilir bir başarıyı yakalayabildiğidir. Zaman zaman bazı siyasi tercihler ile tartışmalara neden olsa da, bir şirket olarak THY’nin bu noktaya gelmesi ve gelişimini hiç durmaksızın devam ettirebilme kararlılığının ardında yatan güç “kurumsallaşma”dır. Bu kurumsallaşma sürecinin en büyük destekçisi de havacılık sektöründe en baştan bu yana istisnasız uygulanmakta olan (yazılı ve sözlü) kural ve teamüllerdir.
Şimdi biraz uzaklaşıp, daha geniş bir çerçeveden giriş, gelişme ve sonuç olarak resmin tamamına bakmaya çalışalım.
Giriş...
Yaptığınız en son uçak yolculuğunuzu hatırlayın...
Farz edelim ki, sabahın erken saatlerinde uçuşunuz var. Uçuştan en az 2 saat önce havaalanında olmak için sabahın köründe evden çıkışınızı, havaalanı girişindeki araç ve insan kalabalığından geçişinizi ve bilet kontuarının önündeki uzun kuyruğa girişinizi hatırlayın. İşte bu sihirli süreç, kuyruktaki sıra size gelip de kontuar görevlisinin karşısına gelince başlıyor.
- Bagajınız varsa belirlenmiş kg limitine,
- Hayır, el bagajınız varsa kabin etiketinizi taktınız mı ve hatta el bagajınız da kabin içi taşıma ölçü ve kg limitlerine
uyuyor mu?
Öyle ya da böyle bu ilk sınavı başarıyla geçtiniz ve uçağa binmeden önceki son emniyet kontrolüne geldiniz. Peki, şimdi yanınıza aldığınız el bagajınızda ve/veya üzerinizde, uluslararası havacılık kuralları gereği kabine alınması yasaklanan.
- Kesici, delici madde,
- Belirli bir miktarın üzerinde sıvı, yanıcı, uçucu madde vb.
(bir iç hatlar uçuşumda, yönetmelik gereği yasaklı ilen edilen şişesi dolu parfümümü ve hatta bilgisayar mouse’umun içindeki pili çöpe attığımı hatırlarım.)
var mı?
Neyse, canınızı sıkmayın. Bunların tamamı hepimizin daha güvenli ve konforlu bir uçuş yapabilmemiz için. Bundan mıdır bilmem, bu noktalarda itiraz eden çok az yolcu görmüşümdür.
(Demek ki kurallar, çiğnenmek için değil uygulanmak içinmiş. Eğer kural koyucu, bu konuda ısrarcı ve takipçi olursa uygulayıcıların çok fazla inisiyatif alması mümkün olamıyor.
Gelişme...
Kontroller şimdilik bitti, yolcuların uçağa kabulü başladı. Önce çocuklu yolcular ve kendi başına yürüyebilen yaşlı misafirler. Eğer yürüme zorluğu yaşıyorsanız, yolcu kabulü başlamadan önce ayrı bir refakat hizmeti alarak tekerlekli sandalye ile uçak içerisindeki koltuğunuza kadar gidebiliyorsunuz. Aynı refakat uçuş sonrası da geçerli tabii ki. Bu tür istisnaları tanımlayıp yönetemezseniz, genel kuralları uygulamak ta bir o kadar zorlaşır ve hatta imkânsız hale gelebilir.
Nihayet uçağa bindiniz, ama öyle her istediğiniz yere oturamazsınız. Öyle ben erken geldim, cam kenarını kimseye bırakmam da diyemezsiniz. Size verilen koltuk numarasını bulur ve varsa el bagajlarınızı “baş üstü dolaplarına veya önünüzdeki koltuğun altına” koyabilirsiniz. Ben bavulumdan ayrılamam, kucağımda tutacağım da diyemezsiniz.
Herkes kendi koltuğuna oturur, yolcu alımı tamamlanır ve uçağın kapısı kapanır. Tabi bu arada elinde telsizle durmadan pilot kabinine girip çıkan kişilerin ne yaptığını meraklı gözlerle izler, anlamaya çalışırsınız. İlk anons, her zaman olduğu gibi kibardır: “Uçağımıza hoş geldiniz!” Hemen ardından uçuş kartının incelenmesi istenir ve uçuş süresinde uyulması gereken kurallar anlatılır / uygulamalı olarak da gösterilir. Hatta en kötü ihtimalle zorunlu iniş yapılması durumunda yapmanız gerekenleri bile sakince dinlersiniz. Eğer uçak içerisinde, çıkış kapıları gibi (göreceli) önemli bir yerde oturuyorsanız sorumluluk aldığınızı sözlü olarak kabul ve beyan etmeniz istenir.
Uçağınız piste doğru hareket ederken, kabin memurları “kemerlerinizin bağlı, koltuklarınızın dik, masalarınızın kapalı ve güneşliklerinizin açık” olduğundan emin olmak için kontrol yaparlar, gerekenleri uyarırlar.
Artık uçuş öncesinde her şey kurallara uygundur ve kontrol altındadır.
Bilenler bilir, uçak yolculuğunun en riskli anları “iniş” ve “kalkış” anlarıdır. Bu nedenle, belirlenmiş kuralların anlatılması, anlaşılması ve gerektiğinde harfiyen uygulanabilmesi hayati önem taşımaktadır. Tüm yolcular da bilinçli olarak ya da olmadan bu kurallara harfiyen uyarlar. Çünkü bilmedikleri birçok teknik konu vardır ve yönetemeyecekleri böyle bir konuda kimse risk almaz istemez!..
Bazı hava yollarında bedelli bazılarında da bedelsiz olarak yapılan ikramlara gelince, tam bir kriz yönetimidir aslında. Uçağın iniş ve kalkış dışında havada kalacağı süre bellidir ve özellikle kısa mesafeli uçuşlarda istisnasız tüm yolculara bu kısa süre içerisinde ikram yapılması ve sonrasında boşların/çöplerin toplanması gerekmektedir. O yüzden, ikram dağıtılırken sorulan sorular bile standarttır aslında: “Ne içersiniz?”. Çünkü kaybedecek zaman yoktur ve mevcut zamanı iyi yönetmek şarttır...
Derken son bilgilendirme anonsu ile birlikte kalkışa yakın bir süreç daha yaşanır ve sessiz bir bekleyişin ardından “uçak piste teker koyar”. Burada bile, herhangi bir kazaya yaralanmaya sebebiyet vermemek için “uçak park pozisyonuna” geçene kadar ayağa kalkamaz, baş üstü dolaplarınızı açamazsınız. Uçak tam olarak durup merdiven veya körük yanaştığında, yine eli telsizli adamlar gelip bir şeyler yapar ve kapının açılmasına onay verirler...
Tüm bunlar bittiğinde, her sıradan insan gibi uçaktan sırayla iner ve günlük karmaşık hayatınıza geri dönersiniz...
Sonuç...
Havada kalmak veya başka bir deyişle “uçmak” ciddi bir iştir.
Konu uçmak olunca, elinizdeki mevcut teknoloji, araç-gereç ve insan kaynağı ile size verilen hedefe ulaşmak zorundasınızdır. Hedefe giden bu yolda, uçağı idare edenlere düşen; tüm mevcut/olası riskleri tespit etmek, tanımlamak ve bunları yönetebilmek adına kuralları koymak ve eksiksiz uygulanmasını sağlamaktır. İşte bu yüzden uçaklar, kaza riski en düşük ulaşım araçlarıdır. Kimilerine göre 11 milyonda 1 olan bu kaza olasılığı, teknoloji geliştikçe, gelişen teknolojiyi daha iyi kullandıkça ve kuralları bu çerçevede güncelleyip uyguladıkça daha da düşmektedir.
Dileriz şirketlerimiz de kendi uçuş hedefleri için risklerini doğru ve eksiksiz tanımlar, risk yönetimi ile ilgili kuralları koyar ve eksiksiz uygulanmalarını sağlayarak hem kendilerini hem çalışanlarını hem de ilgili tüm tarafları, kaza yapmadan yere indirirler.
NOT: Bu yazımızda, uçuş serüvenine yolcular gözünden bir değerlendirme yapılmış olup, uçuşun asıl kahramanları olan uçuş ekibinin cephesinden (bambaşka) bir değerlendirmeyi ise bir sonraki yazımızda bulabilirsiniz.
Sevgiyle kalın.
