Bilenler bilir. Hatta birebir yaşayanlar da vardır.
. Bazı meslek sahiplerinin çevresindekilere ne iş yaptıklarını anlatmaları gerçekten zordur, zaman zaman da imkânsızdır. Eğer doktor, mühendis, avukat ve hatta manav, bakkal, kasap vb. bilinen şanslı mesleklerden birini yapmıyorsanız, aslında kariyerinize 1-0 yenik başlıyorsunuz. Aynen bende olduğu gibi…
1990’ların başında profesyonel çalışma hayatıma başlarken tercih ettiğim meslek “denetçi”likti. Bundan 25-26 sene öncesini düşünün. Televizyon bile henüz sadece TRT. Mayıs ayında test yayınına başlayan Star TV bile ancak Ağustos ayında normal yayına geçebilmiş. Bugün en azından toplumun büyük bölümünde kulak aşinalığı olan “denetçi” mesleğinin ne olduğunu, ne olmadığını anlatabilmek için çok uğraştığımı hatırlıyorum.
Düşünsenize, üniversiteden yeni mezunsunuz, herkes merakla sizin ne iş yapacağınızı hatta iş bulup bulmayacağınızı merak ediyor. Kimisi kaygılı kimisi sadece meraktan, gözünüzün içine bakıyor. Hele ki; kaymakam, vali vb. saygınlığı genel kabul görmüş meslek alternatifleriniz de varsa bu bekleyiş daha da bir zorlaşıyor. Vee tüm bu bekleyişin sonunda siz çıkıp “denetçi” oldum diyorsunuz. Anneler bu konuda biraz daha meraklılar. Ya da babalar anlamadıkları halde sormaya çekindikleri için iş çok uzamıyor. Annemin “Şimdi sen ne iş yapıyorsun?” sorusuna verdiğim cevap hala kulaklarımda; “Soranlara denetçi dersin. Denetçiyi anlamıyorlarsa, müfettiş, onu anlamayana da murakıp dersin.”
Aradan geçen bunca zamana rağmen, benim ne iş yaptığımı annem hala anlamış değildir. Hani Fransız yazar Jacques Sequela’nın bir kitabı vardı ya: “Anneme reklamcı olduğumu söylemeyin. O beni bir genelevde piyanist sanıyor!” Aynen böyleydi durum…
Tabii, “denetçi”nin ne iş yaptığı ile ilgili bu belirsizlik şirketler için geçerli değildi. Bir şekilde “bağımsız denetim raporu” alma ihtiyacı olan şirketler, o zaman bile bu konuda nereye başvuracaklarını ve nasıl bir çalışma yaptıracaklarını biliyorlardı. Aslında belirli zorunluluklardı şirketleri bize getiren. 1983 sonrası liberal ekonomiye geçişle birlikte, İMKB’de halka açılan/açılmayı hedefleyenler, iş kurmak ve/veya işini büyütmek için sermaye desteği almak isteyenler bankaların önünde kuyruk olmuşlardı. Ya da Türkiye’nin yatırım bakiri ekonomisindeki fırsatları değerlendirmek isteyen yabancı sermaye, satın alacak ve/veya ortak olacak Türk şirket arıyorlardı. Her iki durumda da ihtiyaçları olan şirketler, bağımsız denetim firmalarına geliyor ve ihtiyaçları olan bağımsız denetim çalışmalarını yaptırıp raporlarını alıyorlardı.
Bağımsız denetim konusundaki ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçları doğuran gerekçeler artsa da durum, bugün de halen böyle devam etmekte.
Yıl 2016…
Aradan çeyrek asır demesek de () 25 yılı aşkın zaman geçmiş. Şu anda risk yönetimi ve iç kontrol ağırlıklı “yönetim danışmanı” kartvizitimle çalışıyorum. Bildiğiniz (!) danışmanlık yapıyorum ve ben yine ne iş yaptığımı anlatmakta zorlanıyorum. Tarih tekerrürden ibarettir sözü, bir kere daha kendisini haklı çıkarıyor.
Ama, meraklı çevre bu sefer biraz daha geniş;
- Yakın çevre (ve anne): Yönetim danışmanı olarak ne olduğunuzu, ne iş yaptığınızı, ne işe yaradığınızı yakın çevrenize anlatma zorunluluğunuz devam ediyor. Anne cephesinde değişen bir şey yok. Annem, bu işimi de anlamıyor. Çok seyahat ettiğimden olacak, bazen THY’de pilot bazen de uzun yol kamyon şoförü diye şakalaşıyoruz aramızda.
- Hedef müşteri: Bunun dışında kendinizi anlatmak zorunda olduğunuz diğer önemli bir kesim de hedef müşteri kitleniz. Başka bir deyişle verdiğiniz hizmete ihtiyacı olan ama bu ihtiyacın farkında olmayanlar.
İşte bu zorluklardan olacak ki; yönetim danışmanlığı mesleği, aynı zamanda birçok fıkraya da konu olmuş. Şimdi bu fıkraları yazıp da klasik bir tarza girmeyeceğim. İnternetten rahatlıkla bulabilirsiniz. Çoğumuzun bildiği balıkçı ve küçük sandalı, çoban ve sürüsü gibi birçok fıkra, bir yandan mesleğin bilinirliğini arttırırken bir yandan da saygınlığını, itibarını düşürmekte midir acaba? Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir bence.
Şimdi konumuza geri dönersek, sahi nedir “yönetim danışmanlığı” dediğimiz iş?…
Dünyanın ilk yönetim danışmanlığı firmasının kurucusu olan Arthur D. Little’ın MIT mezunu bir kimyager oluşu rastlantı değildir. Çünkü o dönem itibariyle geçerliliği kabul görmüş ana bilim dalları dışında “işletme” gibi yönetsel bilim dalları henüz yeni yeni doğmaktadır. Yönetim Danışmanlığı’na “işletme” bakışı McKinsey&Company’nin kurucusu işletme profesörü James O.McKinsey ile olmuştur.
1850’lere kadar sadece İngiltere’de kendini gösteren “sanayi devrimi”, bu tarihten sonra diğer Avrupa ülkelerine ve Kuzey Amerika’ya sıçramıştır. 1900’lü yılların başına kadar olgunlaşan sanayi üretimi, bu süreçte daha verimli, daha karlı, daha güvenli, daha hızlı üretim ve ticaret usullerine ihtiyaç duymaya başlamıştır. Bu ihtiyacın anlaşılması ve karşılanması da ancak daha farklı bir bakış açısı ile mümkün olabilmiştir.
Anlaşılan o ki; yönetim danışmanları, her şeyden önce bir şeyi keşfeden, sıfırdan üreten, yapan değil, mevcut olanı daha bilimsel, daha farklı, daha iyi, daha verimli hale nasıl getiririz diyen profesyoneller. İyileştirme, geliştirme peşindeki maceraperestler. Kimi zaman da yükün tamamını sırtlanan “günah keçileri” tabii ki.
Uzun lafın kısası, her ne denirse densin, yönetim danışmanları da – yakın zamanda- aynen denetçiler gibi, hukukçular gibi bu sistemin ayrılmaz bir parçası olacaklar. İstense de istenmese de, er ya da geç şirketlerdeki yönetim şekli dışarıdan destek alarak (outsourcing ile) işler hale gelecek.
Şirketler açısından hem maliyet tasarrufu hem de daha fazla tecrübeye daha kısa yoldan ulaşma imkânı demek olan “yönetim danışmanlığı”, çok geçmeden herkesin kabullenmesi gereken kalıcı mesleklerden birisi olacaktır. Umarım ve dilerim ki; işletme sahiplerinin / yöneticilerinin, bu gerçeği görmesi ve anlaması çok uzun zaman almaz. Aksi halde batı ülkeleri ile sanayi devriminde açılan aramızı kapatmanın başka yolu olmayacak açıkçası.
Sevgiyle kalın.
