Bu sefer bir kapalı spor salonunda, tribündeyiz...
Ama burası bildiğiniz spor salonlarından değil. Açıkçası benim de ilk deneyimim ve sanırım son olmayacak. Evet, şu anda kapalı bir buz pistindeyiz ve minikler kategorisinde başlayacak “buz hokeyi” karşılaşmasının başlamasını bekliyoruz.
Evet, yanlış duymadınız. İstanbul’da bir süredir sessiz sedasız devam eden bir “buz hokeyi” dalgası var. Belediyelerin hatta daha da fazlasıyla şahısların kurduğu kulüpler, bu kulüpler ile gönül birliği yapmış yüzlerce aile ve sahada ter döken belki de binlerce minik yürek var.
Gördüğüm kadarıyla da pek ucuz bir spor değil, hele hele sponsorunuz yoksa bütün yük aileye biniyor ki, gerçekten Allah kolaylık versin anne-babalara. Çocuklarının okul bahçelerinden, sokak aralarından çıkıp da sadece bu iş için tasarlanmış güzel ve nezih mekânlarda kaliteli spor yapmaları için hem maddi destek veren hem de gece gündüz demeden tribünleri dolduran ve manevi desteğini de esirgemeyen tüm anne-babalara selam olsun. Umarım bu coşkuları artarak devam eder.
Çocukların mutluluğunu anlatmama gerek yok herhalde. Ancak, insan görünce gerçekten şaşırıyor. Hem ciddi anlamda denge sağlayacak ve buz pateni kayacaksın hem elindeki (boyundan büyük) sopayı kontrol edeceksin hem de “pak” dedikleri küçücük cismi yönlendirip pas verecek, gol atacaksın. Açıkcası hiç bana göre değil. Daha doğrusu genel anlamda millet olarak bize çok uzak. Karda, buzda yürümekten bile aciz bir Akdeniz ülkesi vatandaşı olarak sadece salonun serinliği pek güzel geliyor insana. Oysa çocuklar öyle değil. Sahada ısınırlarken bile belirli bir disiplin içindeler, korumalı giysiler ve kasklar içinde kimin kim olduğunu bilmenin tek yolu da sırtlarındaki numara ve isimler. Çocuklar ısınıyorlar ama inanın seyrederken siz yoruluyorsunuz.
Sanırım maçın başlamasına biraz daha zamanımız var. Detaylara devam… Bugün şanslıyız, minikler yarım sahada oynadıkları için bugün aynı anda 2 maç birden seyredeceğiz. 2 maç; 4 takım ve onlarca minik sporcu demek. Takımların sahadaki oyuncuları dışında ciddi sayıda da yedek oyuncusu var sahada. Onlar da tahta bankın üzerine yan yana oturup önlerinde duran antrenörlerinin kendilerine görev vermesini bekliyorlar. Manzara gerçekten çok güzel...
Heyecan dorukta...
Tribünde ciddi sayıda anne-baba, kardeş, arkadaştan oluşan taraftar kitlesi, davullar konfetiler...
Sahada uzun ve zorlu antrenmanlardan sonra bu maçın heyecanını yaşayan minik sporcular ve işlerini tam bir profesyonel titizliğinde yapmaya çalışan saha hakemleri, antrenörler ve hatta kulüp patronları...
Vee başladı… Tarifi zor bir manzara. Rengârenk formaları ile sahanın bir ucundan diğer ucuna kayan minik sporcular, yerlerinde duramayan yedek oyuncular ve oyunu en iyi şekilde yönetmeye, sahaya girme pahasına sporcularına taktik vermeye çalışan antrenör ve kulüp yöneticileri...
Ama bir dakika! Bu işte bir terslik var. Taraftarı olarak tribünde oturduğumuz ve desteklediğimiz takımın teknik kadrosunda bir gariplik var. Diğer takımların teknik ekipleri, sağa sola bağırıp çocuklara taktik yetiştirmeye çalışırken, bizim antrenörümüz ve kulübümüzün patronu tepkisiz. Hem de o kadar tepkisizler ki; normalde yedek oyuncuların önünde maçı takip etmeleri gerekirken, hem sahadaki hem de yedekteki oyuncuları kendi başlarına bırakırcasına, yedeklerinde arkasında durmayı tercih etmişler. Duruş pozisyonları, vücut dilinden hepimizin bildiği, kolları birbirine kenetleyen “kapalı” duruş. Aynı anda, hem “ilgilenmiyorum” hem de “ilgilenmeyin” mesajı veriyorlar yani...
Biz şirketlerde de böyle yönetici ve patronlar ile karşılaşabiliyoruz maalesef. Herkes tek bir hedefe inanmış ve onun yakalanması, gerçekleşmesi için çaba gösterirken, şirketine bile uğramayan patronlar, şirkete uğrasa da aynı kapıdan girip aynı kapıdan çıkıp giden, çalışanlarının üzüntüsünü/sevincini paylaşmayan yöneticiler. Kısacası, çalışanlarının çabasını, emeğini, başarma isteğini görmezden gelen, yok sayan patron ve yöneticiler iş hayatımızın bir parçası. Biz, belirli platformlarda “yönetici mi lider mi?” tartışması yaparken, mevcuda dahi bir katkısı olmayan “idareci” ler maalesef günden güne çoğalıyor. Çünkü liderlik ne kadar Allah vergisi bir kişilik özelliği olsa da hem liderlik hem de yöneticiliğin hakkını verebilmek, öncelikle yaptığın işe ve ekibine inanmaya bakıyor. İşine ve ekibine inanmayan, oyunun gereklerini tam okuyamayanlar ise sadece “idareci” olarak gün dolduruyorlar geniş koltuklarında...
Maçın sonucu ne mi oldu? Takım ne kadar başarılı ve istekli olursa olsun, hocalarından gereken taktik desteği ve motivasyonu alamadığı için tek golle yenildi maalesef. Aslında, her zaman her koşulda olacağı gibi “İdareci” ler bir kere daha kaybetti sizin anlayacağınız...
Maçın sonucu ne mi oldu? Takım ne kadar başarılı ve istekli olursa olsun, hocalarından gereken taktik desteği ve motivasyonu alamadığı için tek golle yenildi maalesef. Aslında, her zaman her koşulda olacağı gibi “İdareci” ler bir kere daha kaybetti sizin anlayacağınız...
Sevgiyle kalın.
