Güzel bir konserden çıktığımda, yüzümdeki mutluluk ifadesi uzun süre devam eder.
Çünkü konserler benim için sadece keyifli bir dinleti değil aynı zamanda çok da ciddi bir gözlem fırsatıdır. Solistinden çok orkestrasını izlediğim ve gözlediğim çok konser olmuştur. Bu durumu önceleri kişisel bir takıntı olarak değerlendirmiştim. Ama sonra, benim gibi bazı örneklerini de gördükçe bunun bir “meslek hastalığı” olduğunu anladım.
Bizler, yönetim bilimi ile ilgilenen, bu konuda en iyisini en doğrusunu bulmaya ve uygulamaya/uygulatmaya çalışan insanlar olarak, her şeyden önce, mevcut durumu çok iyi gözlemek ve anlamak durumundayız. Mevcut durumdan bağımsız bir iyileştirme/geliştirme yapılamayacağı gibi, bu tespitin eksik/yanlış oluşu da çoğu zaman bizi sıkıntıya sokar. O yüzden, hiçbir şey kaçırmamak adına, restaurantlarda, marketlerde, mağazalarda ve hatta berber, kasap vb. bireysel mesleklerde bile bizim üçüncü gözümüz hep açıktır.
Örnek olarak, bizler bir mağazaya girdiğimiz anda yöneticisinin mağazada olup olmadığını anlarız, bir markette hangi personelin çalışmaktan öte kaytarmaya çalıştığını görürüz, hangi satıcının ürünü/fiyatı konusunda daha dürüst davrandığını sezeriz. Hatta o işyerindeki çalışan memnuniyetini bile kabaca değerlendirebiliriz. Hem de çoğu zaman istemeden, kendiliğinden yaparız bunu. Ailecek gittiğiniz bir akşam yemeğinde, patronu ile kavga eden garsonun önünüze koyduğu bir kâse soğuk çorba, belki size bir şey ifade etmez, etse de tadımız kaçmasın diye uyarma gereği duymazsınız. Ama durum bizde öyle değildir. Biz, düzenin koruyucu ve kollayıcıları (!) olarak, ailecek tadımızın kaçması pahasına “sistemin düzelmesine katkı sağlamak adına” uyarı yapmadan durmayız/duramayız. Çok şükür henüz bir vukuatımız olmadı ama yaş ilerledikçe ne olacağı da belli olmaz. Bu işin sonunda dayak yemek de var çünkü.
Konsere geri dönersek…
Orkestraların oluşumu, görev dağılımı, provaları, performansları vb. birçok konu bizler için ciddi bir yönetim malzemesi ve çoğu zaman da çalışma örneklerimizden biridir.
Örneğin, orkestranın başında bir şef ve/veya solist varsa, bu kişi bizim için patrona ve/veya genel müdüre denktir. Herkes ondan talimat alır ve ona göre hareket eder. Ya da biz öyle olmasını bekleriz. Orkestra üyeleri ise, zaten ne yapacaklarını bilirler. Hiçbir orkestraya katılırken “hele bir başla bakarız” denmediği/denemediği için herkesin çalacağı enstrüman veya müziğe yapacağı katkı önceden bellidir. Hatta bu kişiler orkestranın ihtiyacı olan tınıya göre seçilirler. Orkestrayı oluşturduktan sonra yapılması gereken ise, yoğun provalar yaparak mevcut bireysel performansların belirli bir düzeyde bir araya getirilmesi ve böylece Grup performansının yakalanmasıdır.
Tanıdık geldi değil mi?
Belki de hiç bu açıdan düşünmemiştiniz. Aslında “yönetim” hayatın içinde var. Şu an çevrenize baksanız, hemen her şeyin yönetildiğini veya daha doğrusu yönetilmesi gerektiğini görebilirsiniz.
Bizler – çağdaş yönetim bilimciler olarak- klasik yönetim kuramlarını reddetmemekle birlikte,
- uygulama aşamasında, hayatın içinden daha pratik metod ve örnekler ile gitmeyi seçiyoruz.
- Kutulardan oluşan Şirket organizasyon şemalarının gerekliliğini biliyor ancak (verimli bir işleyiş açısından) klasik hiyerarşiye çok olumlu bakmıyoruz.
- Kontrol ve onay noktalarını doğru koymak kaydıyla, değişen zamanın değişen koşullarına göre esneklik gösterebilen hiyerarşik yapıları tercih ediyoruz…
Artık hepimiz biliyoruz ki; hiçbir başarı tesadüfen değil! Doğru hedefleri koymadan, doğru zamanda doğru yerde doğru insanları en doğru şekilde bir araya getirmeden başarıya ulaşmak mümkün değil.
Kısacası, hem kişisel hem de profesyonel başarıyı yakalamanın tek yolu; hayatı her yönü ile doğru yönetmekten geçiyor.
Sevgiyle kalın.
